Milyarlarca insanın toprak altında toz olduğu, zamanın ve mekânın hükmünü yitirdiği o büyük sessizlik anı, tarihin en büyük uyanışına gebedir. İnsanlık tarihi boyunca merak edilen ve ezberleri bozan bu mesele, sadece bir inanç konusu değil, aynı zamanda varoluşun en derin sırrıdır. İslam akaidine göre ahirette ilk dirilecek ve kabrinden başını ilk kaldıracak olan mübarek zat, son peygamber Hz. Muhammed'dir. Bu hakikat, kainatın yaratılış gayesinin ve son halkasının ahiretteki liderliğini de tescil eder.

Ezelî Tasavvur ve Kabir Âleminin Sessizliğinden Haşir Meydanına Uzanan Çetin Yolculuk

İnsanlığın başlangıcından beri ölüm, akılları kurcalayan en büyük muamma olmuştur. Toprağın bağrına düşen her beden, zamanın paslı sularında erirken, ruhlar âlemi kendi zamanını bekler. İslamî eskatolojide haşir, yani diriliş inancı, sadece fiziksel bir ceset yığınının ayağa kalkması değildir; o, kozmik bir düzenin yeniden tesadüfî olmaksızın, kusursuz bir iradeyle kurulmasıdır. Sûr'a üfleneceği o çetin gün gelip çattığında, dünya hayatının bütün kargaşası yerini mutlak bir sükûnete bırakır. İsrafil Aleyhisselam'ın elindeki sûr, kâinatın tükenişini simgelediği gibi, aynı zamanda yepyeni bir daimi hayatın da habercisidir. Kabirler açıldığında, toprak üzerindeki mülkiyet iddiaları ve dünyanın geçici unvanları birer birer düşer. Herkes kendi amiriyle baş başa kalır. İşte bu dehşet verici ve aynı zamanda heyecan dolu uyanış anında, zamanın akışı durur ve gözler tek bir noktaya çevrilir. Âlemlerin Rabbi katındaki en üstün makam sahibi, kabrinden başını kaldıran ilk insan olma şerefiyle taltif edilir. Bu durum, peygamberlerin ve salih kulların hiyerarşik üstünlüğünün ahirette de tescil olunduğunun en somut göstergesidir. Toprağın ilk defa yarıldığı o mukaddes mekân, Medine'deki Ravza-i Mutahhara'nın ta kendisidir.

Sûr'un İkinci Üflenişiyle Başlayan Kademeli Uyanış Süreci ve Mahşer Meydanına Yürüyüş

Haşir meydanındaki bu devasa uyanış, belirli bir düzen ve ilahi nizam çerçevesinde gerçekleşir. Süreç, İsrafil'in ikinci kez sûra üflemesiyle başlar ve adeta milimetrik bir hassasiyetle ilerler. İlk olarak Hz. Muhammed'in kabri mübarek bedeniyle yarılır. Efendimiz, kabrinden kalkarken üzerinde dünya hayatından kalma kefeniyle değil, cennet kıyafetleriyle ve bizzat Hz. İbrahim'in kendisine giydireceği nurden elbiselerle mahşere doğru yönelir. Bu sırada yanında Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer radıyallahu anhümar bulunmaktadır. Efendimizin uyanışını takiben, diğer peygamberler sırayla kabirlerinden kalkarlar. Sırada sırasıyla Mescid-i Haram efradı, ardından Mescid-i Aksa cemaati ve nihayetinde yeryüzünün dört bir yanına serpilirmiş milyarlarca insan yer alır. Herkes kendi amel defterinin peşinde, korku ve ümit arasında mekik dokurken, ilk dirilenin Hz. Muhammed olması, mahşer halkına çok büyük bir teselli kaynağı olur. Çünkü o gün, bütün insanlar kendi dertleriyle meşgulken, Hz. Muhammed ümmetinin derdiyle hüzünlenecek ve makam-ı mahmud denilen o muazzam şefaat makamına ilk o oturacaktır. Diriliş adımları, yeryüzünün en ücra köşesindeki mazlumun bile unutulmadığını, her zerreye hakkının eksiksiz bir şekilde teslim edileceği ilahi adaletin tecelli sahnesini oluşturur.

Medine Toprağından Yükselen İlk Nur: Asr-ı Saadet'ten Mahşere Uzanan Tarihî Bir Kesit

Bunu somutlaştırmak için Asr-ı Saadet dönemindeki bir sahabe meclisini hayal edelim; Ashab-ı Kiram, Hz. Peygamber'in huzurunda oturmuş, kıyamet ve ahiret ahvalini dinlemektedir. Abdullah ibni Ömer radıyallahu anh, bir gün Resulullah'a kıyamet günü ilk kimin dirileceğini sormuş ve aldığı cevapla sarsılmıştır. Efendimiz, kabrinden ilk olarak kendi başını kaldıracağını, sağ tarafında Hz. Ebubekir'in, sol tarafında ise Hz. Ömer'in olacağını, ardından Baki Kabristanı'na uğrayıp oradaki ahaliyi yanına alarak Mekke'ye doğru yürüyeceğini ve mahşer yerinde toplulukla buluşacağını ifade etmiştir. Bu minyatür tablo, dünyadaki birlikteliğin ahirette nasıl yankı bulacağının en net kanıtıdır. Hayattayken İslam'ın bayraktarlığını yapan bu mübarek insanlar, ahiret yolculuğunda da aynı öncülüğü sürdürürler. Bir bedevi dervişin kabrinden kalkıp dehşetle etrafa bakındığı o anda, uzaktan yükselen o muazzam nuru ve ilk dirilen zatın sancağını görmesi, kalbindeki tüm korkuları alıp götürür. İşte bu misal, ahiretteki ilk dirilişin sadece kronolojik bir sıra olmadığını, aynı zamanda merhametin, şefaatin ve ilahi lütfun ilk defa omuzlara yüklendiği tarihi bir milat olduğunu gözler önüne serer.