İslam İnancında ve Kelam İlmindeki Yeriyle "Allah Nerede Bulunur?" Sorusunun Temelleri

İnsanlık tarihi boyunca merak edilen, felsefe ve dinlerin üzerinde en çok durduğu temel sorulardan biri de Yaratıcı'nın konumu, yani "Allah nerede bulunur?" sorusudur. Beşerî zihin, kavrayabildiği her nesne için bir mekan tayin etmeye alışkın olduğundan, maddî sınırların ötesindeki Mutlak Varlık'ı da bu kategoriye oturtma eğilimi gösterebilir. Ancak İslam inanç esaslarında (akide) ve kelam ilminde bu soru, belirli bir mekan veya yön tahsis edilmeksizin, âyetler, hadisler ve akli deliller çerçevesinde ele alınır.

Bu makalede, İslam düşünce tarihinde Allah'ın sıfatları bağlamında bu sorunun nasıl ele alındığını, selef ve halef alimlerinin yaklaşımlarını ve "Mekan" kavramının Yaratıcı ile olan ilişkisini detaylı bir şekilde inceleyeceğiz.

1. Beşerî Algı ve Mekan Kavramının Sınırları

İnsan zihni, algıladığı kainatın fiziksel kanunlarına göre şekillenmiştir. İçinde yaşadığımız evren; üç boyutlu uzay, zaman ve mekandan ibarettir. Gözlemlediğimiz her şey bir yer kaplar, bir yöndedir veya bir mekandadır. Dolayısıyla insan, anlamakta zorlandığı aşkın kavramları dahi kendi dünyasının kalıplarına sokma eğilimindedir.

Ancak İslam inancında Allah, yarattığı hiçbir şeye benzemeyen (muhalefetün lil-havadis) ve hiçbir sonradan yaratılmış özellikle nitelenemeyen Mutlak Varlık'tır.

  • Mekan İhtiyacı: Mekan, yaratılmışlar (mümkin varlıklar) için geçerli bir durumdur. Bir mekanın var olabilmesi için o mekanın da Yaratıcı tarafından yaratılmış olması gerekir.

  • Zaman ve Mekandan Münezzeh Olmak: Allah; zamanı, mekanı ve bütün boyutları yaratan Olandır. Dolayısıyla O'nun bir mekanla sınırlı olması, yarattığı evrenin içine "hapsolması" veya evrenin "dışında" fiziksel bir konumda bulunması inanç esaslarıyla bağdaşmaz.

Kur'an-ı Kerim'de bu durum, Şûrâ Suresi 11. ayette çok net bir şekilde ifade edilir:

"Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir."

Bu ayet, insan idrakinin Allah hakkında yürüteceği her türlü fiziki ve mekansal tasavvuru baştan reddeder.

2. Kur'an ve Sünnet'teki İfade Tarzları: "İstiva" ve "Kurbiyet"

Allah'ın nerede olduğu sorusuna cevap ararken Kur'an'da geçen bazı mecazi veya müteşabih (anlaşılması derinlik gerektiren) ifadeler sıklıkla referans alınır. Bunların başında İstiva kavramı gelir.

  • Arş'ın Üzerine İstiva Etmek: A'râf Suresi başta olmak üzere çeşitli ayetlerde Allah'ın "Arş'a istiva ettiği" belirtilir. Ehl-i sünnet alimleri bu kavramı açıklarken şu iki temel yöntemi benimsemiştir:

    • Selef Metodu (Selefiye): Ayette geçen ifadeleri, mahiyetini sorgulamadan, Allah'a layık bir şekilde kabul etmek ve "nas nasıl geldiyse öyle inanmak" (bilâ keyf). Yani "nasıl?" sorusunu sormadan, Allah'ın şanına yakışır şekilde manasını O'na havale etmek.

    • Halef Metodu (Kelam Alimleri / Mâtüridî ve Eş'arî): İnsanların zihninde oluşabilecek cismanileştirme (teşbih) tehlikesini bertaraf etmek için bu ifadeleri tevil etmek. "İstiva" kelimesini mekan tutmak veya tahta oturmak olarak değil; mutlak hükümranlık, egemenlik ve kudretle kainatı idare etmek şeklinde yorumlamak.

  • Allah'ın Kullarına Yakınlığı (Kurbiyet): Mekansal olarak bir yerde bulunmamakla birlikte, Allah'ın kullarına olan yakınlığı âyetlerle sabittir. Kaf Suresi 16. ayette şöyle buyrulur: "Biz ona şah damarından daha yakınız." Bu yakınlık, fiziksel bir mesafe yakınlığı değil; ilmiyle, kudretiyle, işitmesi ve görmesiyle kulunu her an kuşattığı anlamına gelen manevi ve ilahi bir yakınlıktır.

Hangi açıdan konuyu derinleştirmemizi istersiniz: Ehl-i sünnet alimlerinin (Mâtüridî ve Eş'arî) detaylı kelami delilleri mi, yoksa felsefi açıdan mekan kavramının ele alınışı mı?

Mekândan Münezzeh Olmak Ne Anlama Gelir?

İslami teolojide ve kelam ilmसिnde, Yaratıcı'nın mahlûkata (yaratılmışlara) benzemediği kuralı en temel esastır. İnsan zihni, algıladığı her şeyi bir zaman ve mekân dilimi içine hapsederek anlamlandırmaya eğilimlidir. Çünkü bizler maddî varlıklarız; evlerin, şehirlerin ve coğrafyaların içinde yer alırız. Ne var ki, mekân kavramı da zaman gibi sonradan yaratılmıştır. Kâinat var olmadan önce mekân diye bir kavram mevcut değildi. Dolayısıyla, mekânı ve evreni yoktan var eden bir Zât'ın, kendi yarattığı bir sınırın veya mekânın içine hapsedilmesi mantıken ve aklen mümkün değildir.

İşte bu noktada "tenzih" kavramı devreye girer. Tenzih; Allah’ı noksan sıfatlardan, acziyetten ve yaratılmışlara mahsus özelliklerden uzak tutmak demektir. "Allah nerede?" sorusu mekânsal bir aidiyet aradığı için, Yüce Yaratıcı için bu soruyu "falan yerdedir" şeklinde yanıtlamak O'nu maddîleştirmek (cisimleştirmek) anlamına gelebilir ki bu da inanç esaslarıyla bağdaşmaz. İslam âlimleri, Kur’an-ı Kerim’de geçen "Arş’a istivâ" gibi ifadelerin mecazi veya zihnin idrak sınırlarını aşan (müteşâbih) anlamlar taşıdığını, O'nun büyüklüğünü ve yüceliğini simgelediğini belirtmişlerdir.

O'nun Yakınlığı ve Kulun Bilinci

Peki, mekânla sınırlı değilse O'na nasıl yaklaşacağız? Kur'an-ı Kerim bu konudaki merakı en güzel şekilde tatmin eder ve insanın şah damarından daha yakın olduğunu bildirir:

"Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir."

Bu beraberlik, O'nun bir mekânda fiziksel olarak oturmasıyla değil; ilmiyle, iradesiyle, işitmesiyle, görmesiyle ve sınırsız rahmetiyle her an kâinatı kuşatmış olması anlamındadır.

Sonuç olarak; Allah'ı coğrafi bir harita üzerinde aramak yerine, O'nun eserlerinde, sıfatlarında ve kalbimizdeki tecellilerinde aramak gerekir. Kul için asıl önemli olan, "Allah nerede?" sorusunun peşinden giderek çıkmaza girmek değil, "Ben O'na ne kadar yakınım?" bilinciyle yaşayarak ahlakını ve amellerini güzelleştirmesidir.

Zihninizi en çok meşgul eden ve bu konuda merak ettiğiniz başka bir tasavvufi veya kelami soru var mı?