Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, Osmanlı İmparatorluğu'nun küllerinden doğan modern Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları çizilirken, Akdeniz'in bu stratejik liman kenti adeta bir uluslararası diplomasi satrancının merkezine oturdu. Yüzde kırka yakın Türk nüfus barındıran bu coğrafya, Ankara Hükümeti'nin milli mücadelesindeki en çetrefilli başlıklardan biri haline gelmişti. Çarpıcı olan, Mustafa Kemal Atatürk'ün ölüm döşeğindeyken bile bu meseleyi şahsi bir dava olarak görüp son nefesine kadar topraklarımıza katılması için mücadele etmesidir. Peki, bu topraklar neden ve hangi jeopolitik zorunluluklar neticesinde Fransa'nın mandasındaki Suriye'ye bırakılmıştı?

Osmanlı'nın Çöküşünden Mondros'a: Bölgenin Jeopolitik Açmazı

19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Büyük Güçlerin Doğu Akdeniz'deki nüfuz mücadelesi, İskenderun Sancağı'nı doğrudan hedef haline getirmişti. Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığında, Osmanlı topraklarının paylaşım planları devreye sokulmuş, İngilizler bölgeyi ilk işgal eden güç olmuştur. Ancak kısa süre sonra Sykes-Picot gizli paylaşım planının sahadaki pratik yansıması olarak İngiltere, bu stratejik kıyıyı Fransız kuvvetlerine devretmiştir. Bölgenin demografik yapısı son derece karmaşık bir mozaiğe sahipti; Türkler, Araplar, Ermeniler, Nusayriler ve Levantenler aynı coğrafyayı paylaşıyordu. Fransız işgal kuvvetleri, bölgedeki etnik ve mezhepsel fay hatlarını ustalıkla kışkırtarak kendi manda yönetimlerini sağlamlaştırmaya çalıştılar. Ankara'daki Büyük Millet Meclisi ise Misak-ı Millî sınırları içinde gördüğü bu kadim Türk yurdunu asla gözden çıkarmamıştı. Kuva-yi Milliye ruhuyla yerel direniş çeteleri örgütlenmiş, Fransız birliklerine karşı gerilla taktikleriyle amansız bir mücadele başlatılmıştı. Güneydoğu cephesindeki bu kahramanca direniş, Fransızların askeri maliyetini katlanarak artırmış ve diplomatik masanın yolunu açan en temel baskı unsuru olmuştur. 1921 yılında imzalanan Ankara Antlaşması, Türk-Fransız ilişkilerinde yeni bir döneme kapı aralarken, Sancak için özel bir idari statü ve Türk kültürel haklarının korunmasını öngören geçici bir formülün de zeminini hazırlamıştı. Ne var ki bu antlaşma, sorunu kalıcı olarak çözmekten uzaktı; aksine, önümüzdeki yirmi yıl boyunca iki ülke arasında sürekli diplomatik gerilimlerin kaynağı olmaya devam etti.

Ankara Antlaşması'ndan Milletler Cemiyeti'ne: Diplomatik Evreler ve Adım Adım Ayrışma

1921 Ankara Antlaşması'nın getirdiği statü, bölgedeki Türklerin haklarını kâğıt üzerinde güvence altına alsa dauygulamada Fransız manda idaresinin keyfi kararlarıyla sürekli aşındırılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti dış politikası, genç ve ekonomik olarak henüz kalkınma hamlelerinin başındayken, doğrudan askeri bir çatışmayı göze alamayacak stratejik bir akıl yürütmeyle hareket ediyordu. Atatürk, diplomatik manevra alanını genişletmek amacıyla zamanın ruhunu okuyan bir sabır stratejisi benimsedi. 1936 yılında Fransa, Suriye'ye bağımsızlık tanıma kararı aldığında, İskenderun Sancağı'nın da bu yeni devlete devredilmesi ihtimali Ankara'da kırmızı çizgi olarak kabul edildi. Türkiye, bu durumu uluslararası hukuka ve antlaşmalara aykırı bularak meseleyi doğrudan Milletler Cemiyeti'ne taşıdı. Cenevre'de yürütülen çetin müzakerelerde, Türk diplomasisi hukuki ve tarihi haklılığını kanıtlamak için güçlü argümanlar sundu. Milletler Cemiyeti tarafından görevlendirilen Sueur Komisyonu'nun hazırladığı ve bölgedeki Türk çoğunluğu tescil eden rapor, Türk tezlerinin en büyük dayanağı oldu. Bu süreçte Atatürk, hastalığının en ağır evresinde dahi Türk basınına makaleler yazarak "Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz" vurgusunu yineledi. Adım adım örülen bu diplomatik ağ, Fransa'yı sıkıştırırken, Avrupa'da tırmanan Nazi almanyası tehlikesi Paris yönetimini Türkiye ile yeni bir cephe açmaktan kaçınmaya zorladı. Sonuç olarak, hukuki zemin ve kararlı duruş, Fransa'nın Sancak üzerindeki manda haklarından vazgeçmesini sağlayacak uluslararası mekanizmaların işletilmesinin yolunu açtı.

1938 Seçimleri ve Bağımsızlık: Sancağın Kendi Kaderini Tayin Etmesi

Uluslararası baskılar ve Türkiye'nin kararlı askeri-diplomatik hazırlıkları neticesinde, Fransa ile Türkiye arasında 1938 yazında yeni bir uzlaşıya varıldı. Bu uzlaşı modelinin merkezinde, bölge nüfusunun gerçek iradesini sandığa yansıtacak demokratik bir seçim mekanizmasının kurulması yatıyordu. Cemiyet-i Akvam gözetiminde hazırlanan yeni seçim kanunu, Türk nüfusun ağırlığını ve etkinliğini tescil edecek şekilde yapılandırıldı. Seçim sandıklarının kurulduğu günlerde, bölgede büyük bir heyecan ve milli aidiyet dalgası hakimdi. Oylama sonuçları açıklandığında, meclis çoğunluğunu Türk temsilciler kazandı ve bu sonuç, coğrafyanın siyasi geleceğini kökten değiştirdi. 2 Eylül 1938 tarihinde toplanan Hatay Millet Meclisi, bağımsız "Hatay Devleti"ni ilan ederek Türk bayrağını göndere çekti ve Tayfur Sökmen'i cumhurbaşkanı seçti. Bu mini devlet modeli, aslında bir geçiş dönemi formülüydü; ana vatana tam katılım için gerekli hukuki ve psikolojik zemin titizlikle örülüyordu. Bir yıl süren bu bağımsızlık deneyimi, bölge halkının Türkiye ile entegrasyon arzusunu en üst düzeyde uluslararası topluma ilan etmesi açısından kusursuz bir örnek teşkil etti. Nihayetinde, 29 Haziran 1939'da Hatay Meclisi oy birliğiyle Türkiye'ye katılma kararını onayladı ve Atatürk'ün "şahsi davası", onun vefatından kısa bir süre sonra mutlu bir sonla taçlandırıldı.

Uzmanların Görüşleri

Hatay'ın Türkiye Cumhuriyeti'ne katılma süreci, uluslararası diplomasi ve dönemin jeopolitik dengeleri açısından tarihçiler arasında uzun yıllardır tartışılan çok katmanlı bir konudur. Uzmanlar, bu sürecin sadece yerel bir azınlık meselesi olmadığını, aksine Büyük Ortadoğu ve Akdeniz havzasındaki güç mücadelesinin kilit bir parçası olduğunu vurgulamaktadır. Fransa’nın o dönemde Suriye mandasını elinde bulundururken Hatay’ı bölgesel güvenlik kaygıları ve iç siyasi baskılar nedeniyle terk etmek zorunda kaldığı sıkça dile getirilir. Tarihçilere göre, Mustafa Kemal Atatürk'ün kararlı dış politikası, kararlılığı ve "şahsi meselesi" olarak nitelendirdiği bu davadaki tavizsiz duruşu, bölgenin mukadderatını belirleyen en temel etken olmuştur.

Bazı uluslararası ilişkiler uzmanları ise bu değişimin, yaklaşan İkinci Dünya Savaşı'nın habercisi olan küresel konjonktürde Fransa'nın Türkiye'yi kendi yanına çekme veya tarafsız tutma stratejisinin bir ürünü olarak değerlendirir. Paris hükümetinin, Akdeniz'de olası bir Alman veya İtalyan tehdidine karşı Ankara ile ilişkileri bozmak istememesi, Hatay'ın statüsünün evrilmesinde katalizör görevi görmüştür. Dolayısıyla uzmanlar, bu olayı hem dönemin liderlik vizyonunun bir başarısı hem de konjonktürel bir diplomasinin kaçınılmaz sonucu olarak iki yönlü ele almaktadır.

Sıkça Sorulan Sorular

Hatay'ın anavatana katılması süreci hangi uluslararası antlaşmalara dayanır?

Bu süreç, Milletler Cemiyeti gözetiminde hazırlanan raporlar, Türkiye ile Fransa arasında imzalanan ikili anlaşmalar ve en önemlisi Hatay Meclisi'nin aldığı bağımsızlık ve ardından anavatana katılma kararlarına dayanmaktadır. 1937 yılında Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen statü, bölgenin özerkliğini tescillemiş ve nihai kararın zeminini hazırlamıştır.

Hatay Meclisi'nin kuruluşu ve kararları nasıl gerçekleşmiştir?

Hatay nüfus yapısına uygun olarak yapılan seçimler sonucunda oluşan Meclis, 2 Eylül 1938'de Hatay Cumhuriyeti'ni ilan etmiştir. Bağımsız devlet olarak kısa bir süre varlık gösteren bu yapı, halkın ve meclis üyelerinin ortak iradesiyle 29 Haziran 1939 tarihinde oy birliğiyle Türkiye'ye katılma kararını resmiyet kazandırmıştır.

Bugün uluslararası siyasette benzer bir toprak ve statü değişimi barışçıl yollarla ve tamamen diploması yoluyla mümkün olabilir mi?