Arapça kökenli olan bu mühim kelime, esasında maddi bir tahtı veya tacı değil, soyut ve karşı konulamaz bir gücü temsil eder. Kelimenin kökünden türeyen anlamlar incelendiğinde, saltanatın ve mutlak kudretin sadece bir unvan ibaret olmadığı hemen fark edilir. Tarih boyunca bu kelime İslam coğrafyasında siyasi liderler için bir sıfat olarak benimsenmeden çok önce, dilin inşasında delil ve hüccet manalarını barındırıyordu. Kur'an-ı Kerim sayfaları çevrildiğinde, bu tabirin genellikle soyut bir baskın güç veya ilahi bir kanıt niteliği taşıdığı göze çarpar. İnsan idrakini aşan bu üstün otorite, zamanla beşeri hükümdarların unvanına dönüştüyse de özünü hep muhafaza etti. İktidarın asıl sahibi olan Yaratıcı, mülkünde dilediği gibi tasarruf ederken bu kelime manevi bir kalkan gibi işlev görür.
Kâinatın işleyiş düzenine bakıldığında, hiçbir zerre başıboş bırakılmamıştır ve her şey ince bir nizamla idare edilir. Bu idare mekanizmasının merkezinde, her şeye kadir olan Yaratıcı'nın mutlak egemenliği yer alır. İlk olarak, kâinatın varlık sahnesine çıkışı tamamen bu kudretin eseridir. İkinci aşamada, milyarlarca galaksinin ve atom altı dünyanın kusursuz uyum içinde dönmesi, o görünmez otoritenin kesintisiz devam ettiğini gösterir. Üçüncü olarak, insanoğlunun iradesi ile ilahi kaderin kesiştiği noktada yine bu sarsılmaz irade hâkimdir. Beşeri sultanlar ordularıyla ve saraylarıyla anılırken, hakiki malik olan Allah kâinatı hiçbir yardımcıya ihtiyaç duymadan yönetir. Dördüncü ve son aşamada ise, mahlûkatın ölümü ve yeniden dirilişi yine aynı mutlak gücün tasarrufu altındadır; bu süreçte kimsenin itiraz etme veya kararı değiştirme lüksü yoktur.
Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun zirve yaptığı dönemde tahtta oturan Melikşah, dönemin en kudretli hükümdarlarından biri olarak adını tarihe yazdırmıştır. Ancak sarayındaki âlimler ve mutasavvıflar, ona sık sık gerçek sultanın sadece Allah olduğunu hatırlatırlardı. Bir gün veziri Nizamülmülk ile birlikte İsfahan ovasından geçerken, yüz binlerce kişilik ordusunun ihtişamına bakarak içinden hafif bir gurur geçirdiği rivayet edilir. O anda bilge bir derviş yanına yaklaşarak, elindeki mülkün geçici bir gölgeden ibaret olduğunu, asıl sultanlığın ise ebedi ve zeval bulmaz olan Yaratıcı'ya mahsus olduğunu fısıldar. Bu uyarı, melikin kibrini kırarak adalete ve tevazuya yönelmesini sağlayan somut bir dönüm noktası olur. Beşeri iktidarların ne kadar geçici olduğunu gösteren bu olay, hakiki otoritenin yalnız ve ancak âlemlerin Rabbine ait olduğunun en net kanıtıdır.
Kâinatın Yegâne Sultanı ve İnsanın Konumu
İslam düşüncesinde ve tasavvufi gelenekte Sultan kelimesi, yüce Allah'ın mutlak egemenliğini, iradesindeki serbestliği ve sonsuz kudretini simgeleyen manevi bir sıfat olarak değerlendirilir.
İlahi Saltanatın Tecellileri
Yeryüzündeki geçici hükümdarlar ve sultanlar yalnızca birer mecazi gölgedir; hakiki ve daimî saltanat yalnızca âlemlerin Rabbine aittir.
Mutlak İrade: Kâinatta O'nun izni ve haberi olmadan yaprak dahi kıpırdamaz; her varlık O'nun koyduğu yasalara boyun eğer.
Sınırsız Yetki: Mülkünde ortak ya da yardımcıya ihtiyacı olmayan tek otorite, yüce Allah'tır.
Hikmetli Yönetim: O'nun sultanlığı sadece güç gösterisi değil; adalet, merhamet, rızıklandırma ve hikmet üzerine kuruludur.
İnsanın Manevi Sorumluluğu
Kâinatın Sultanı olan Allah, insanı bu devasa mülk içerisinde şerefli bir konuma oturtmuş ve ona irade emanet etmiştir.
Sizce günlük hayatımızda ilahi otoriteyi ve adaleti hissetmek insan psikolojisini ve kararlarını nasıl etkiler?
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın.