"Allah'ı İlk Gören Kimdir?" Sorusunun İslami ve Felsefi Arka Planı
İnsanlık tarihi boyunca akılları kurcalayan, teoloji ve felsefe literatüründe derinlemesine tartışılan sorulardan biri de "Allah'ı ilk gören kimdir?" sorusudur. Bu soru, hem yaratılış felsefesini hem de insanın Yaratıcı ile olan ilişkisini anlamak açısından büyük bir önem taşır. İslam inancında ve kelam ilminde, Yaratıcı'nın sıfatları, mahiyeti ve O'nun dünya ya da ahiret hayatındaki görünürlüğü üzerine kapsamlı bir çerçeve çizilmiştir. Bu makalede, bu derin sorunun dini metinler, peygamberler tarihi ve İslam düşünce geleneğindeki karşılığını detaylı bir şekilde inceleyeceğiz.
1. Yaratılışın Ötesinde: Allah'ın Mahiyeti ve Görünmezliği
İslam inancının temel temellerinden biri olan Tevhid inancına göre Allah, mekândan ve zamandan münezzehtir; yani O, yarattığı hiçbir varlığa benzemez. Kur'an-ı Kerim'de bu durum, Şûrâ Suresi'nde yer alan "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, görendir" ayetiyle net bir şekilde ifade edilmiştir. Aynı şekilde En'âm Suresi'nde de "Gözler O'nu idrak edemez; lakin O, gözleri idrak eder. O, latiftir, her şeyden haberdardır" buyrulur.
Bu ayetler ışığında, İslam bilginleri Allah'ın dünya hayatında gözlerle doğrudan görülemeyeceği konusunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla, evrenin ve insanlığın başlangıcında maddi anlamda "Allah'ı gözleriyle ilk gören" fiziksel bir insan var olmamıştır. İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem de dahil olmak üzere, hiçbir beşer dünya hayatında Yaratıcı'yı gözleriyle müşahede etmemiştir. Hz. Adem, Allah'ın ilahi hitabını (kelamını) işitmiş ve O'nun varlığını yaratılışındaki delillerle bilmiştir, ancak O'nu fiziki bir gözle görmemiştir.
2. Miraç Hadisesi ve Hz. Muhammed'in Durumu
Bu konunun en çok merak edilen ve üzerine en çok konuşulan yönlerinden biri de Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Miraç gecesidir. Hz. Muhammed'in Sidretü'l-Münteha'ya yükseldiği ve Yaratıcı ile yakınlaştığı bu olağanüstü gece, "Allah'ı ilk gören kimdir?" sorusu bağlamında sıklıkla akıllara gelir.
Sahabeler arasında ve sonraki dönem İslam alimleri arasında Hz. Peygamber'in Miraç gecesinde Allah'ı görüp görmediği hususu tartışılmıştır. Hz. Aişe başta olmak üzere bazı sahabiler, Hz. Peygamber'in Allah'ı gözleriyle görmediğini, ancak O'nun yüceliğine şahit olduğunu, "Kim Muhammed'in Rabbini gördüğünü söylerse, Allah'a karşı en büyük iftirayı atmış olur" mealindeki rivayetlerle dile getirmişlerdir. Diğer yandan, Hz. İbn Abbas gibi bazı alimler ise kalbi bir müşahede veya nurani bir yakınlaşma anlamında özel bir tecrübeden bahsetmişlerdir. Ancak genel Ehl-i Sünnet akidesinde, dünya gözüyle Yaratıcı'yı mahlûkat cinsinden hiç kimsenin göremediği kabul edilir.
Önemli Not: İslam düşüncesinde Allah'ın gerçek manada ve cemal sıfatıyla görülmesi (Rüyetullah), dünya hayatında değil, inananlar için ahiret hayatında, Cennet'te gerçekleşecek en büyük lütuf olarak vadedilmiştir.
3. Felsefi ve Tasavvufi Yaklaşım: Kalp Gözüyle Görmek
Fiziki bir görme fiili söz konusu olmasa da, tasavvuf geleneğinde ve irfani bakış açısında "görmek" kavramı başka bir boyuta taşınır. Tasavvufta asıl olan göz, baş gözü (basar) değil, kalp gözüdür (basiret).
İslam irfan geleneklerinde, kainattaki her bir zerrede, yaratılışın kusursuz dengesinde ve insanın kendi vicdanında Allah'ın kudretini ve eserlerini "ilk idrak eden ve hisseden" kimdir sorusuna verilecek yanıt, kamil insan ve peygamberlerdir. Hz. Adem'den itibaren tüm peygamberler, Allah'ın varlığını ve birliğini kalbi bir basiretle en derinden hisseden ve insanlığa tanıtan ilk rehberler olmuşlardır. Onlar, Yaratıcı'yı cismani bir surette değil, O'nun isim ve sıfatlarının tecellileriyle (nakışlarıyla) tanımışlardır.
Bu konunun ahiret boyutundaki izdüşümleri (Rüyetullah inancı) ve kelamcıların bu meseleye getirdiği akli deliller hakkında neler düşünürsünüz?
Cennet’te Rü’yetullah (Allah’ın Görülmesi)
Dünya hayatında zihinsel ve fiziksel sınırları sebebiyle İlahî Zat'ı doğrudan idrak edemeyen insanlık için en büyük müjde ve lütuf, ahiret hayatında gerçekleşecektir.
Ahirette gerçekleşecek bu ru'yet (görme) deneyiminde, dünyadaki gibi mahluk olan bir gözün fiziki ışık kırılmalarıyla nesneyi algılaması söz konusu değildir.
Manevi Boyut ve "Kalp Gözü" İle Görme
Fiziki alemde gözle görmenin imkansızlığına karşın, tasavvufi ve manevi literatürde Allah’ı "kalp gözü" (basiret) ile müşahede etme kavramı öne çıkar. Kalp gözüyle Allah’ın esma ve sıfatlarının tecellilerini, kudretini ve varlığını ilk idrak edenler peygamberlerdir.
Hz. İbrahim'in göklerin ve yerin melekütunu inceleyerek ulaştığı tevhid bilinci, Hz. Musa'nın Tur Dağı'ndaki münacatı ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) her anındaki derin kulluk bilinci, Allah’ı kalben ve ruhen "görürcesine" yaşamanın (ihsan makamı) tecellileridir. Nitekim Hz. Peygamber’in "İhsan; Allah’ı görüyormuş gibi O’na kulluk etmendir" buyruğu, dünyadaki en yüksek görme biçiminin kalbi müşahede olduğunu açıkça beyan etmektedir.
Sonuç
Özetle, İslam mantığı ve kelam ilmi çerçevesinde:
Maddi dünya sınırları içinde: Allah’ı mahlukat gözüyle gören hiç kimse olmamıştır.
Mirak mucizesi bağlamında: Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), bu dünyadayken zaman ve mekan boyutlarının ötesine geçerek Cenab-ı Hakk'ın zatını ve cemalini görme lütfuna erişen ilk ve tek peygamberdir.
Ahiret aleminde ise: Cennete girmeye hak kazanan tüm müminler, Yüce Yaratan’ı herhangi bir kısıtlama ve şekil olmaksızın görme bahtiyarlığına ereceklerdir.
Bu video, İslam inancında ilk yaratılan ruh ve insanlığın başlangıcı konusundaki soru işaretlerini aydınlatmak için konuyla ilgili tarihsel ve dini bilgileri sunmaktadır.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın.