Allah'ı Kim Gördü? - İnsan Aklının ve Varlığın Sınırlarında Bir Soru (Bölüm 1)
"Allah’ı kim gördü?" sorusu, insanlık tarihi boyunca hem teolojinin hem de felsefenin en çok merak edilen, üzerine en çok kelam sarf edilen ve zihinleri en çok meşgul eden meselelerin başında gelir. Bu soru, ilk bakışta çocuksu bir merak gibi görünse de, aslında insanın varoluş gayesini, bilgi kaynaklarını ve evrendeki yerini anlama çabasının en derin ifadesidir. Çünkü görmek, insan zihninde genellikle maddî bir temasa, bir mekân ilişkisine ve duyusal bir kanıta dayanır. Oysa mesele Yaratıcı olduğunda, geleneksel algı kalıplarımız altüst olur.
Görme Fiilinin Sınırları ve "Rü'yetullah" Kavramı
İslam düşünce geleneğinde ve kelâm ilminde Allah'ın görülmesi meselesi rü'yetullah terimi altında incelenmiştir.
Bununla birlikte, İslâm âlimleri bu soruyu incelerken iki farklı boyutu birbirinden dikkatle ayırmıştır:
Dünya Hayatı: Dünyada hiçbir insan gözünün Allah'ı maddî anlamda göremeyeceği konusunda icma (fikir birliği) vardır.
Nitekim Hz. Musa'nın A'râf Suresi'nde geçen "Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım" talebine karşılık gelen "Sen beni kesinlikle göremezsin" cevabı, insanın fiziki yapısının bu tecelkiye bu boyutta kaldıraç olamayacağını gösterir. Ahiret Boyutu: Ehl-i sünnet akidesine göre, cennet hayatında müminlerin Allah'ı maddî kaidelere bağlı olmaksızın, ahiret algısıyla göreceği (rü'yet) inancı benimsenmiştir.
Peygamberlerin Konumu ve Miraç Hadisesi
Soru "Kim gördü?" şeklinde kişiselleştirildiğinde, akıllara hemen Hz. Muhammed'in Miraç gecesi yaşadığı olağanüstü deneyim gelir.
İmam Rabbani ve İmam Gazali gibi büyük İslam mütefekkirleri, bu durumun dünya gözüyle yapılan sıradan bir görmek olmadığını, zaman ve mekân kaydının dışına çıkılan farklı bir boyut (ahiret algısı) olduğunu vurgulamışlardır.
Bu konunun devamında, felsefi açıdan "görünmeyen bir varlığın akılla kanıtlanması" ve kozlojik delillerin rolü nasıl ele alınmaktadır?
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın.